Doğulmaz Olunur

Doğulmaz Olunur

İnsanları “öğrenenler” yani gelişime açık olanlar ve “öğrenmeyenler” yani sabit fikirliler diye iki gruba ayırabiliriz. Sabit fikirli kişiler zekâ, yetenek ve karakter gibi özelliklerin doğuştan geldiğine inanırken gelişime açık kişiler bu özelliklerin adanmışlıkla, zamanla ve çabayla geliştirilebileceğine inanırlar. Sabit fikirliler hiçbir konuda eksikliklerini kabul etmez ve başkalarından yardım istemezler. Çünkü bu onlara göre zayıflık göstergesidir. Sabit fikirliler zekâlarını ve yeteneklerini her fırsatta kendilerine ve başkalarına kanıtlamaya, belgelemeye çalışırken başarılı olmak için çaba sarf etmenin gerekli olmadığını savunurlar. Çünkü onlar için bu sizde ya vardır ya da yoktur. Sonradan sahip olabileceğiniz bir şey değildir. Oysa gelişime açık olanlar için zekâ ve yetenek sadece bir başlangıç noktasıdır. Büyük başarılar elde etmek için adanmışlığın, öğrenmeyi sevmenin ve değişim için esnekliğin gerekli olduğuna inanırlar.

 

İnsanlar başlangıçtaki zekâları, yetenekleri, eğilimleri, ilgileri ve mizaçları ile birbirlerinden ayrılsalar da, herkes uygulama ve deneyim ile zaman içinde gelişebilir ve değişebilir. Peki, bu düşünce yapısına sahip herkes istediği her şey olabilir mi? Bir disiplin içinde doğru bir eğitim ve motivasyon ile herkes bir Einstein, bir Mozart olabilir mi? Elbette hayır, ancak onlar bir insanın gerçek potansiyelinin ne olduğunun, tutkuyla bağlanılan bir konuda gösterilen gayret ve çalışma ile nelerin başarılabileceğinin kimse tarafından net olarak öngörülemediğini bilirler. İşte bu noktada inançlar devreye girerek öğrenme ve çalışma arzusunu tetikler. Daha iyi olmaya çalışmak varken neden kendimizi her fırsatta kanıtlama kaygısıyla zaman kaybedelim? Neden üstesinden gelmek yerine eksikliklerimizi saklamaya çalışalım? Neden gelişimimiz için bizi kamçılayacak insanlar yerine egomuzu şişiren kişileri arkadaş olarak edinelim? Kapasitemizi arttıracak yeni araştırmalar yerine neden hazır olanı kullanalım? Sabit beyin ile gelişen beyni ayıran en temel özellik de budur, öğrenme ve ilerleme sürecine tutku ile bağlanmak.

 

Herkes hayata yoğun bir öğrenme güdüsü ile gelir. Bebekler yeteneklerini her geçen gün arttırırlar. Bunlar onlar için sıradan beceriler değildir. Yürümek ve konuşmak gibi olağanüstü becerilerdir. Onlar hiçbir zaman bunun çok zor olduğunu veya bu çabayı sarf etmeye değmeyeceğini düşünmezler. Yaptıkları hatalar ve düştükleri komik durumdan dolayı utanmazlar. Yürümeye çalışır, düşer ve tekrar kalkarak kendilerini ileri atarlar. Peki, sonrasında hayatımızda bu coşkulu öğrenme sürecini durduran şey nedir? Cevap, sabit fikirlilik yani durağan zihniyettir. Bu zihniyette olan kişiler için başarı tek başına yeterli değildir. Sadece akıllı ve yetenekli görünmek de yetmez. Onlar tam anlamıyla kusursuz olmalıdırlar. Hatta bu hemen olmalıdır. İşin en acı yanı da, bunun sizde ya var olduğuna ya da olmadığına inanırlar. Onlara göre bu zaman içinde çalışarak sahip olabileceğiniz bir şey değildir. Ama hayatta hiç bir şey bir anda ortaya çıkmaz. Her şey başkalarının da katkısı ile uzun soluklu ve tutkulu bir çalışmanın sonunda meydana gelir. Evet, Edison bir dahi idi ama beraberinde 30 kişiden oluşan bir ekiple çalışıyordu. Ampulün yanması o anı simgeler ama bu buluş birçok bilim adamının da önemli katkıları ve yıllar boyu süren çalışmaların neticesinde gerçekleşmiştir. Anlık ve tek kişiye bağlı bir şey değildir.

 

Hepimiz çevremizde olup biteni gözlemler ve zihnimizde bunların çevirisini yaparız. Sabit fikirliler olumlu ya da olumsuz ufacık bir bilgi kırıntısından yola çıkarak “temel yükleme hatası” denilen değişmez yargılara varırlar. Bir kişinin bize göre şiveli bir aksanla konuşması bile sabit fikirlilerin zihninde olumsuz bir etki yaratır ve o kişinin karakter özellikleriyle eşleştirilerek yaşam tarzının, siyasi görüşünün hatta dini inançlarının bile yanlış olduğu yargısına varılabilir. “O görgüsüz biri”, “Ben hep kaybeden oldum”, “Ben ondan daha iyi bir insanım”, “Ben kötü bir eşim”, “İş ortağım çok bencil” vb. düşüncelere teslim olurlar. Oysa gelişen beyinler yaptıkları gözlem sonunda böyle bir yargıya varmadan önce olaydan çıkarılacak dersler üzerinde durur ve her iki tarafın da gelişimi için en yapıcı davranışı sergileme çabasında olur.

 

Sabit düşünce yapısından gelişen beyne geçiş yapmak için her şeyden önce sabit düşüncenin ürettiği sesleri ayırt edebilmeyi öğrenmeliyiz. “Başarabilir miyim? Eğer başaramazsam zeki ve yetenekli olduğumu düşünen insanların gözünde tam bir başarısız olurum, benimle alay ederler”, “Eğer hiç denemezsem kendimi ve onurumu korumuş olurum.” “Demek ki yeteneğim yokmuş. Yeteneğim olsaydı zaten benim için çok kolay bir iş olurdu.” “Burada başarısız olma riski var. O yüzden şimdiden affımı isteyip olası bir başarısızlık halinde itibarımı korumuş olurum”, “Bu benim suçum değil, başkasının suçu”, “Beni ne hakla eleştiriyorlar, onlara hadlerini bildireceğim” v.b. sesler bizi ilerlemekten alıkoyar.

 

İnsanları aldıkları iyi neticeler için “çok akıllısın, çok yeteneklisin, her zamanki gibi çok iyi bir iş çıkardın” diyerek övdüğümüzde, başarı için çaba sarf etmeye gerek olmadığını vurgulamış oluruz. Bu da sabit fikirli olmaya yol açar ve çalışmadan, sadece doğuştan gelen zekâ ve yetenek ile amacımıza ulaşabileceğimizin mesajını verir. Oysa insanları “gelişime ve öğrenmeye açık birisin, her zamanki gibi çok çalıştın ve çok iyi bir iş çıkardın” diyerek övdüğümüzde, başarı için adanmışlığın, öğrenme arzusunun ve çaba göstermenin gerekli olduğunu vurgulamış oluruz. Gelişen beyinler her defasında üzerine bir şey daha koyarak gelişimini sürdürürken, sabit fikirli olanlar çalışmaya gerek olmadığını, zekâlarının ve yeteneklerinin elverdiği sürece başarılı olacaklarını düşünür ve üzerine hiçbir şey koymazlar. Bu nedenle, çevremizdeki kişileri sahip oldukları akıl, yetenek ve dış güzellik için değil, gelişim yolunda gösterdikleri azim ve çaba için takdir etmeliyiz.

 

Üretkenliğimizi arttırmak için eksikliklerimizi düşünüp üzülmek yerine sahip olduğumuz güçlü yanlara odaklanmalıyız ki yaratıcı düşünce gücümüz serbest kalsın. Zorluklarla karşılaştığımızda, başarısız olduğumuzda ve eleştiriler aldığımızda bunların zekâ, yetenek ve beceri eksikliğinden kaynaklandığını düşünmeden olaylardan dersler çıkarmalı, kapasitemizi ve becerilerimizi arttırmak için tutkuyla çalışmalar yapmalıyız.

 

Sözün özü, “DOĞULMAZ, OLUNUR…”

Mert AYDINER
Mert AYDINER Eğitmen, Yazar

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

SON MAKALELER